CHP GENEL BAŞKANI KEMAL KILIÇDAROĞLU TBMM CHP GRUP TOPLANTISINDA KONUŞTU (03 MAYIS 2018)  
03.05.2018
12293
Yazı Boyutu: A- A+
CHP GENEL BAŞKANI KEMAL KILIÇDAROĞLU TBMM CHP GRUP TOPLANTISINDA KONUŞTU (03 MAYIS 2018)

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu: 

-"Tepedeki adama bak sen kardeşim, seçmen FETÖ’cü mü değil mi, nereden bileceksin onu? Amaç 100 bin imzayı toplayamasınlar, amaç bu. Korku dağları sarmış. İstediğiniz kadar korkun, 25 Haziran’da bu Türkiye aydınlığa uyanacaktır, aydınlığa! Ve bütün seçmenlere açık çağrımdır. Kesinlikle ilçe seçim kurullarına gidiniz, 100 biner imzayı tamamlayınız ve o liderleri cumhurbaşkanlığı adaylığına getiriniz" 
-"24 Nisan 2018 günü Genelkurmay Başkanıyla Sayın İbrahim Kalın’ın Abdullah Gül’ü ziyaretleri kamuoyundan gizlendi, sivil kıyafetlerle gittiler. Abdullah Gül’e, yansıyan haberlere göre Erbakan’ın ölüm yıldönümü dolayısıyla anma töreni var, "o anma törenine katılmayınız" diyorlar. İki, “cumhurbaşkanı adayı olmayın” diyorlar. Bu bir askeri vesayet girişimidir Asker kullanılarak sarayın vesayeti demokrasiye giydirilmek istenmektedir. Bunu kabul etmiyoruz. Eğer silah zoruyla demokrasiyi yok etmek için çare arıyorsanız, biz göğsümüzü siper etmeye hazırız, buyurun gelin!"
-"Bizim cumhurbaşkanı adayımız, demokrasiden yana olacaktır, darbelere açık ve net karşı çıkacaktır, insan haklarından yana olacaktır, mazlumlardan ezilenlerden yana olacaktır. Herkesin düşüncesini özgürce ifade ettiği bir Türkiye’den yana olacaktır. Biz böyle bir cumhurbaşkanı istiyoruz ve tarafsız olacaktır. 80 milyonu kucaklayacaktır bizim cumhurbaşkanı adayımız"
-“Emeklilere 1000’er lira ikramiye veriyorlar. "Emekliye iki maaş ikramiye, Ramazan Bayramında Kurban Bayramında vereceğiz" dediğimiz zaman kıyameti koparmışlardı. “Vay efendim bu parayı nereden bulacaksınız” diye. Şimdi ben bütün emekli kardeşlerime sesleniyorum; eğer bu kardeşiniz bunu dillendirmeseydi, siz 1000 lira değil 1 lira bile alamazdınız. Peki, göreviniz ne emekli kardeşlerim? Göreviniz, namuslu insanlara ve namuslu siyaset yapanlara sahip çıkmaktır, ben bunu istiyorum sizden”
-“İki kişiden çıkıp bizden özür dilemelerini bekliyorum. Bir Sayın Ahmet Davutoğlu, iki Sayın Mehmet Şimşek”
-“FETÖ darbesinin bir numaralı sorumlusu yerinde oturuyor, 33 ere yedi kez müebbet hapis veriyorsunuz. Erin ne günahı var?”
-“Demokrasiye kumpas kurmak istediler, kendi iktidarları için, kendi gelecekleri için. Sözde baskın seçim yapacaklar, sözde bizi hazırlıksız yakalayacaklar. Bütün kumpasları bozduk, bütün ezberleri bozduk”
-“Eğer dilinize hâkim olamıyorsanız, ülkeyi yönetemezsiniz. Dokuz boğumdan söz ediyoruz, bir şeyi söylerken siyaset yapanların ölçüp tartması lazım ve ondan sonra konuşması lazım. Erdoğan geçen gün “CHP demek tezek demektir” diye bir cümle kullandı. Diyeceksiniz ki, buna ne cevap vereceksin? Bir atasözüyle cevap vereceğim. Diyor ki atalarımız, ‘testinin içinde ne varsa, ağzından o dökülür’, bu kadar!”

Genel Başkan Kılıçdaroğlu’nun TBMM CHP Grup Toplantısında yaptığı konuşma şöyle:



BİRLEŞECEĞİZ VE KAZANACAĞIZ
Efendim hepiniz hoş geldiniz, şeref verdiniz, onur verdiniz.
Bütün vatandaşlarıma sesleniyorum; biz değil onlar söylüyorlar, “Türkiye’nin beka sorunu var” diyorlar, “gelecek sorunu var” diyorlar. Eğer Türkiye’nin beka sorunu varsa, yeni bir Kuvvayi Milliye ruhu oluşturmamız lazım. Bütün ülkücü kardeşlerime sesleniyorum; gerçeği görsünler, hep beraber görelim. Bütün mütedeyyin vatandaşlarıma, muhafazakâr demokratlara sesleniyorum; hep beraber görelim. Eğer Türkiye’nin beka sorunu varsa, birleşmemiz gerekiyor. Birleşeceğiz ve kazanacağız, birleşeceğiz ve bu ülkeye demokrasiyi getireceğiz, birleşeceğiz bu ülkeye kardeşliği getireceğiz, birleşeceğiz güçlü olmak için, birleşeceğiz dünyaya karşı güçlü olmak için.

GAZETECİ; HALKIN GÖZÜ, KULAĞI VE SESİDİR
Değerli arkadaşlarım, bugün Dünya Basın Özgürlüğü Günü. Üzerine fazla bir şey söylemeye gerek yok, gazeteciler hapislerde ve tıklım tıklım hapishaneler dolu. Medya özgürlüğünde dünya sonundayız. Bütün dünya bunu biliyor. Bir gazeteci gücü denetlemek için görev yapar, gücü övmek için değil. Çünkü halkın gözü, kulağı ve sesidir gazeteci, halkın dertlerini siyasi otoriteye, yani sorunu çözecek olan otoriteye aktarmak zorundadır. Eğer gazeteci güce tapıyorsa, gücün arkasından gidiyorsa, o gazeteci işlevini kaybetmiştir, artık o bir gazeteci değildir. Geldiğimiz noktada bu örnekleri Türkiye’de çok görebilirsiniz.
Bir başka önemli nokta daha var. Gazete sahipleri artık kendi özgür iradeleriyle gazetecilik yapmıyorlar. Gazete sahipleri atamayla o görevlere geliyorlar. Siyasi otorite diyor ki, falan gazete grubunu sen yöneteceksin altı ay süreyle, ihaleyi verdim altı ay süreyle bütün masrafları sen çekeceksin. Bir başka gazeteci ve televizyoncu grubuna diyor ki, bunu da siz yöneteceksiniz altı ay süreyle. Geldiğimiz nokta budur, artık atamayla gazete sahipleri belirleniyor; atamayla, özgür iradeyle değil.
Biz ne yapacağız? İyi ya biz ne yapacağız? Altı ilkemiz var. Bütün gazeteci arkadaşlarım dinlesinler, özellikle onlara ifade etmek isterim.
Birincisi şu: Gazete sahibinin gazetecilik dışında başka bir işi olmamalı. Eğer gazete sahibinin pek çok alanda işi varsa, bir süre sonra siyasi iktidarın baskısına direnemiyor ve siyasi iktidara teslim oluyor. Dünya örnekleri vardır, Türkiye örnekleri de vardır. Gazetecilik yapmak istiyorsa bir patron, başımızın üstünde yeri var, ama tek alanı olmalı, ben gazetecilik yapacağım diyecek, ben halkın çıkarlarını savunacağım diyecek, ben gazeteciliğin evrensel kurallarına göre bu ülkede medya sahipliği yapacağım diyecek, birinci kuralımız budur.
İkinci kuralımız, gazetelerin dağıtılması bir şirketin tekeline bırakılamaz. Gazetelerin dağıtılması konusunda bütün medya sahiplerinin ortak olduğu bir şirket olmalı ve gazeteler hiçbir baskı altında kalmadan Türkiye’nin bütün sathına yayılabilmeli. Bugün gazete dağıtma iki şirketin elinde ve bunlar işbirliği yaptığı zaman Türkiye’de hiçbir gazete dağıtılamaz. O nedenle dağıtım kanallarını açacak böyle bir uygulamayı düşünüyoruz.
Üçüncüsü, gazetecilikte sendikalaşma ihtiyari değil zorunlu olmalı. Gazetecilik yapan kişi zorunlu olarak aynı zamanda sendika üyesi olacak. Neden? Çünkü gazeteci haberini yazarken patronuna karşı da özgür olmalı. Haberinin arkasında durabilmeli. Patronu yazma dediği zaman, en büyük güvencesi patron değil sendika olmalı. Benim haberim doğrudur ve ben haberimi yazarım diyebilmeli. En son Sayın Genelkurmay Başkanıyla saray sözcüsünün Abdullah Gül’ü ziyaretini internette küçük bir haber yapmıştı bir gazeteci arkadaşımız ve bir süre sonra onu geri çekmek zorunda kaldı. Bu gazetecinin işine son verdiler. Genelkurmay Başkanıyla saray sözcüsünün 11.Cumhurbaşkanını ziyaret etmesi dünyanın her tarafında haberdir. Demek ki yapılan doğrudur. Hele hele bugün Türkiye’nin içinde bulunduğu koşullara göre zaten haberdir. Haber yalan mı? Hayır. Peki, neden bu gazetecinin görevine son verilir, hangi gerekçeyle son verilir? Bunun üzerinde durmak gerekiyor.
Dört, Basın İlan Kurumu ve RTÜK kesinlikle yeniden yapılandırılmalıdır. Gazetecilikte sendikacılık zorunlu olunca, RTÜK’te ve Basın İlan Kurumunda gazeteci sendikalarının temsilcisi olmalıdır.
Beş, Basın İlan Kurumu aracılığıyla verilen kamu ilanları var. Kamu ilanlarında fiyatları belirleme tamamen iktidarın keyfine bağlı. O keyfiyetten çıkarılmalı, ilan fiyatları objektif kıstaslara bağlanmalıdır. Böylece özellikle yerel medyanın beslendiği temel ağ olan, temel kaynak olan Basın İlan Kurumu bir çerçevede objektif kıstaslar üzerinde görev yapan hale getirilmelidir.
Altıncı kuralımız da şu olmalı: Televizyonlarda görüyorsunuz, zorunlu ilan diyor. Bakanlar kendilerini övüyorlar, Başbakan kendini övüyor. Niye bedava yapıyorsunuz bunu? Bunların paralı olması lazım; özel sektör nasıl yapıyorsa, bedel ödeyerek yapıyorsa, bedava yapmıyorsa bu ilanları, kamu da yapıyorsa o da bedelini ödemelidir. Bu kuralları gazeteci arkadaşlarıma söylüyorum.
Biliyorum bunların bir kısmı belki yazılamayacak, hele sendika bölümü hiç yazılamayacak, patronlar müthiş kızıyorlar, ama size sözüm söz 24’ünde yetki verin bunların tamamını hayata geçireceğim.

FETÖ’CÜ ARIYORSAN, İŞBİRLİĞİ YAPTIĞIN ADAMA BAKACAKSIN
Efendim bu kürsüden defalarca, ama defalarca FETÖ’nün siyasi ayağını açıkladım. Malum FETÖ’nün siyasi ayağı, bir numaralı ayağı sarayda oturan zattır, herkes bunu biliyor, herkes biliyor bunu! “Ne istediniz de vermedik” Türkiye’yi teslim ettin. “Ne istediniz de vermedik” Türkiye’yi teslim ettin, bundan daha iyi siyasi ayak mı olur? FETÖ’nün istediği valileri, kaymakamları, paşaları sen atamadın mı? Sen atadın. Bundan daha iyi siyasi ayak mı olur? Devletin namusunu, kozmik odasını sen FETÖ terör örgütüne açmadın mı? Açtın. Daha bundan büyük siyasi ayak mı olur? Ama şunu affedemiyorum, altını çiziyorum, şunu affedemiyorum; FETÖ’nün siyasi ayağıyla işbirliği yapanlar şimdi seçmenleri suçlama noktasına geldiler. FETÖ’nün siyasi ayağıyla işbirliği yapanlar, bugün seçmenleri suçlama noktasına geldiler. Efendim bu seçmenler FETÖ’cü mü değil mi? Ne demek FETÖ’cü mü değil mi? Sen FETÖ’cü arıyorsan, işbirliği yaptığın adama bakacaksın. Milliyetçiliği ayaklar altına alan adama bakacaksın sen. Rahmetli Alparslan Türkeş hayatta olsaydı, “ben her türlü milliyetçiliği ayaklarımın altına aldım” diyen adamla asla yan yana gelmezdi, asla yan yana gelmezdi! Kendi partisini satmazdı.
Şimdi bunu niye söylüyorlar? "Efendim seçmenlere bakmamız lazım, bu seçmenlerde FETÖ ayağı var mı yok mu?" Tepedeki adama bak sen kardeşim, seçmen FETÖ’cü mü değil mi, nereden bileceksin onu? Amaç 100 bin imzayı toplayamasınlar, amaç bu. Korku dağları sarmış. İstediğiniz kadar korkun, 25 Haziran’da bu Türkiye aydınlığa uyanacaktır, aydınlığa! Ve bütün seçmenlere açık çağrımdır. Kesinlikle ilçe seçim kurullarına gidiniz, 100 biner imzayı tamamlayınız ve o liderleri cumhurbaşkanlığı adaylığına getiriniz.

SANDIĞA GİDİP OY KULLANMAK HEPİMİZİN VATANDAŞLIK GÖREVİDİR
Efendim seçim dedik de, seçmen listeleri açıklandı, Yüksek Seçim Kurulu açıkladı. Bütün vatandaşlarıma çağrım, lütfen yakından gidin takip edin. Seçmen listelerinde adınız var mı yok mu, komşunuzun adı var mı yok mu takip edin; bunu yapmak sizin elinizde ve bir vatan borcu. Çocuklarınızı düşünüyorsanız, daha güzel bir Türkiye’yi düşünüyorsanız, seçmen listelerinde adınızın olup olmadığını mutlaka bakınız ve öğreniniz. Biz Cumhuriyet Halk Partisi üyesi olup, seçmen listelerinde adı olmayanları tespit ettik. Bunların tamamını örgütlere bildirdik. Diğer partiler isterlerse, o partilere de aynı şekilde her türlü katkıyı vermeye hazırız. Her partinin seçmeni sandığa gitsin. Bunu söylerken, AK Partiyi dışında tutmuyorum, o seçmenler de gitsinler, onlar da baksınlar. Sandığa gidip oy kullanmak hepimizin görevidir, vatandaşlık görevidir. Türkiye’nin bekası açısından bu çok çok, ama çok önemlidir. Gidilip bakılmalı ve seçmen listesinde adınız yoksa nüfus müdürlüklerine gidilip, gerekli düzeltmeler yapılmalı, ilaveler yapılmalı. Biz elimizden gelen her türlü yardımı sizlere yaparız.

TÜRKİYE’Yİ BU NOKTADAN ÇIKARMAK DA HEPİMİZİN ORTAK GÖREVİDİR

Değerli arkadaşlarım, iki gün önce 1 Mayıs’tı, yani işçilerin bayramı, yani alın teriyle geçinenlerin bayramı. Yani malı götürmeyen, alın teri döken, emeğinin hakkını alan işçilerin bayramıydı. İşçiler gerçekten bayram yaptı mı? Eğer bir ülkede milyonlarca gencimiz işsizse hangi bayramı yapacaklar? Milyonlarca gencimiz işsizse hangi bayramı yapacaklar? İşsizlik milletin canına tak etmiş. Bakın daha geçenlerde Adana’da 39 yaşında gencecik bir vatandaşımız intihar etmeye çalışıyor, intihar etmek istiyor. Şunu söylüyor: Kızımın doğum günü, ama cebimde 50 kuruş var, ekmek alacak param yok. “Cebimde 50 kuruş var, ekmek alacak param yok” diyor ve "ben intihar etmek istiyorum" diyor.
Biz Kayseri’de de il başkanları toplantısı gerçekleştirdik ve Kayseri’de hem intihar eden hayatını kaybeden işsizlik nedeniyle, hem de kendisini yakmaya çalışan vatandaşları da bir şekliyle dillendirdik. Rahmetli Bülent Ecevit’in Başbakanlığı döneminde, Başbakanlığın önüne yazarkasa atıldı diye kıyamet kopmuştu. Günlerce dakika dakika televizyonlar gösteriyordu onu. Ama Türkiye Büyük Millet Meclisinin önüne gelip, işsizlik nedeniyle açlık nedeniyle kendisini yakan vatandaş korkudan haber bile olmadı. Biz gündeme getirdik, bizi eleştiri üzerinden ancak haber olmaya başladı. Türkiye’nin geldiği nokta budur ve Türkiye’yi bu noktadan çıkarmak da hepimizin ortak görevidir. Benim de, sizin de, hangi partiden olursa olsun bütün vatandaşların ortak görevidir ve işsizlik sorununun kesinlikle bir şekliyle çözülmesi lazım.
Değerli arkadaşlarım, iş kazaları, bayramı kutlayacak olan işçiler... Son 15 yılda 22 bin kişi iş kazalarında hayatını kaybetti, 22 bin kişi! Teröre bu kadar insan hayatını vermedi, iş kazalarından 22 bin kişi. Bu 22 bin kişi kimdi? Bunlar kamuoyunun önünde değiller, bunlar gariban işçilerdi. Kimi yer üstünde, kimi yeraltında, kimi inşaatta çalışıyordu. Ama bunlar yok olup gittiler, aileleri yok olup gitti. Oysa sosyal bir devlette bunlarla ilgilenmek gerekiyor, ailelerle ilgilenmek gerekiyor. Onların haklarıyla ve hukuklarıyla ilgilenmek gerekiyor.
Hak arama yasakları... Siz düşünebiliyor musunuz? Demokrasi var diyoruz, anayasada işçinin grev hakkı var diyoruz, eğer geçinemiyorsa ücretini artırmak istiyorsa bu hak arayışı nedeniyle yasal ölçüler içinde grev yapmak istiyor işçi veya sendika, ama çıkıyor bir kişi diyor ki," bak OHAL’i getirdik ey işverenler sevinin OHAL geldi diye, işçilere grev hakkı vermiyoruz, grevi yasaklıyoruz" diyor. Ve bu işçiler iki gün önce bayram yapacaklar, hangi bayram?
Taşeron işçilik, yani 21.Yüzyılın çağdaş kölelik sistemi. Bunu da ilk kez biz gündeme getirdik, ama hâlâ on binlerce taşeron işçisine kadro verilmedi. Ama sözümüz söz, 25 Haziran’da yetki aldığımız zaman göreceksiniz, bütün taşeron işçilerine kadrolarını vereceğiz, analarının ak sütü gibi helal olacak.
Asgari ücret, ilk biz dile getirdik asgari ücreti, net 1500 lira olmalı diye. Vay efendim nereden bulacaksın parayı dediler, kıyameti kopardılar. Asgari ücret elbette sonra 2000 lira olmalı dedik, 1600 küsur lira asgari ücret şu anda. Ona birazdan ayrıntılarıyla gelip, değineceğim değerli arkadaşlarım. 

BU BİR ASKERİ VESAYET GİRİŞİMİDİR

Ama bu arada yaşadığımız bir olay daha var. 24 Nisan 2018 günü Genelkurmay Başkanıyla Sayın İbrahim Kalın’ın Abdullah Gül’ü ziyaretleri. Kamuoyundan gizlendi, sivil kıyafetlerle gittiler. Abdullah Gül’e, yansıyan kaynaklara göre haberlere göre bilgilere göre, Erbakan’ın ölüm yıldönümü dolayısıyla anma töreni var, "o anma törenine katılmayınız" diyorlar. İki, "cumhurbaşkanı adayı olmayın" diyorlar.
Değerli arkadaşlarım, demokrasi üzerinde .vesayet varsa, o ülkede demokrasi yoktur ve yara almıştır. 28 Şubat’ı hepimiz biliyoruz, baskıları hepimiz biliyoruz, siyasi otoriteye ve iktidara yapılan baskıları çok iyi biliyoruz. Ama bu konuda ne Genelkurmay, ne saray, ne de Sayın Abdullah Gül’den bir açıklama gelmedi. Efendim Suriye konusunu görüştüler. Niye şimdi Suriye konusunu görüşüyorsunuz? Sayın İbrahim Kalın’ın Suriye konusuyla ne ilgisi var? Görüşüyorsanız niye resmi kıyafetinizle gitmiyorsunuz ve niye gizli gidiyorsunuz? Açıklama yaparsınız, biz 11.Cumhurbaşkanına Suriye konusunda bilgi vermek üzere gideceğiz. Hadi ona verdiniz, 10.Cumhurbaşkanına da gidin bilgi verin o zaman, niye ona gitmediniz, niye ona gitmiyorsunuz?
Bu bir askeri vesayet girişimidir. Bir daha söylüyorum, askeri vesayet girişimidir. Diğer vesayetlerden farkı şudur: Askerler kullanılarak sarayın vesayeti demokrasinin üzerine dikilmek istenmektedir. Bir daha söylüyorum; asker kullanılarak sarayın vesayeti demokrasiye giydirilmek istenmektedir. Bunu kabul etmiyoruz. Sayın Abdullah Gül’den de çok açık ve net açıklama bekliyoruz. Gitti Erbakan’ın anma törenine katıldı. Nasıl oluyor da, Genelkurmay Başkanı kendisini demokrasiyi sonlandırmak veya gölgelemek için kendisini kullandırtır? Eğer silah zoruyla demokrasiyi yok etmek için çare arıyorsanız, biz göğsümüzü siper etmeye hazırız, buyurun gelin!
Ayazağa’ya giderler, sivil kıyafetlerle giderler, oturur konuşurlar, tehditlerini yaparlar ve çıkıp giderler. “28 Şubat, 28 Şubat” diye kıyamet koparıyorlardı. Niye kıyamet kopardınız o zaman? Askeri kendin için kullanıyorsun, Afrin’de de kendin için kullandın. Şimdi korku dağları sarmış, acaba gönderirsek Genelkurmay Başkanını, o da vazgeçer bu işten, biz bu işi garantileriz. Bu işi garantileyecek olan bu ülkenin demokratlarıdır, biz bunu yapacağız.

ASKERİ ARKANA ALARAK DEMOKRASİYİ Mİ GELİŞTİRECEKSİN SEN!

Bunu duyduğumda aklıma Ali Fuat Başgil olayı gelmişti. Ali Fuat Başgil bir akademisyendir, Samsun’da doğmuştur. Dört yıl Kafkaslarda çarpışmıştır. Samsun’daki ortaöğrenimden sonra İstanbul’da üniversiteyi bitirmiştir, yurtdışında doktorasını yapmıştır, ciddi bir fikir adamıdır ve aynı zamanda da bir hukukçudur. 27 Mayıs 1960’ta üniversiteden atılmıştır, 147 öğretim üyesiyle birlikte üniversiteden atılmıştır. Bugün üniversiteden atılan hocalar gibi veya 12 Mart’ta üniversiteden atılan hocalar gibi. Ve aynı zamanda Hür Fikirleri Yayma Cemiyeti başkanlığı da yapmıştır. Sonra bir yazısından ötürü hapse atılmıştır ve hapse girmiştir. Hapisten çıkmış, seçimlerde senatör olarak seçilmiş ve Türkiye Büyük Millet Meclisine senatör olarak gelmiştir. Sonra cumhurbaşkanlığı seçimlerinde “ben cumhurbaşkanlığına adayım” demiştir ve kendisini iki general ziyaret eder. Çağırırlar "geleceksin" derler ve iki general şunları söylerler, açık ve net tehdit ederler. Ali Fuat Başgil’e derler ki, “seçildiğiniz anda cumhurbaşkanlığı töreni için toplarınız atılmayacaktır. Sizi cumhurbaşkanlığı arabası alıp köşke götürmeyecek, aksine bir cipe bindirilerek Etlik’e götürüleceksiniz. Orada yeriniz hazırlanmıştır, belki de Etlik’te gömülebilirsiniz.”
Ben merak ediyorum, Sayın Abdullah Gül’e de bu tür tehditler yapıldı mı? Bu tür tehditler yapıldı mı? Ben bunu sormak zorundayım. 57 yıl önceki olay, 57 yıl sonra bir başka versiyonla gerçekleşiyor. 57 yıl önceki bir olay, 57 yıl sonra, demokrasinin üzerinden 57 yıl geçtikten sonra yeniden gerçekleşiyor. Ali Fuat Başgil hatıratında şunları yazıyor, gelip tehdit ettiklerinde şunu söylüyor: “Yanlış yoldasınız Paşam, dürüst bir seçimden sonra tutunacak yol bu değildir. Siz demokrasi yolunda yürüyeceğinizi söylediniz, iktidarı kazanana bırakacağınızı belirttiniz. Ben de bunun üzerine kalktım Cenevre’den buraya geldim. Sizlere yakışan verdiğiniz sözü tutmaktır. Arz ettiğim gibi ben cumhur reisliğine adaylığımı hot be hot koymuş değilim, halkın arzusu ve milletvekillerinin talepleri üzerine koydum. Fakat buna söz verdim, hatta yalnız söz değil, yazılı bir beyanı imza ettim. Ben verdiğim sözden dönen ve imzasını yalayan namertlerden değilim. Adaylığımı geri almama imkân yoktur. Fakat benim yüzümden memleketin söylediğiniz akıbetlere sürüklenmesine de gönlüm razı olmaz. Bu vaziyette bana düşen bir iş kalmıştır, o da yarın sabah senatörlükten istifa ederek evime dönmektir.” Ve senatörlükten istifa ediyor.
Geldiğimiz nokta demokrasi açısından kara bir noktadır. Sarayda oturan zatın korkusu, 57 yıl sonraki bir olayın gerçekleşmesine yol açmıştır. Askeri arkana alarak demokrasiyi mi geliştireceksin sen! Yenikapı’da söyledim, defalarca söyledim, "kışlaya siyaseti sokmayın, adliyeye siyaseti sokmayın, camiye siyaseti sokmayın" dedim. Bekliyorum ne diyecekler?

BİZİM CUMHURBAŞKANI ADAYIMIZ 80 MİLYONU KUCAKLAYACAKTIR

Ve bu ülkenin bütün muhafazakâr demokratlarına sesleniyorum. Bir daha söylüyorum, bu ülkenin bütün muhafazakâr demokratlarına sesleniyorum. Bütün darbelerden şikâyetçiydin, darbelere karşı çıktın, mağdurlardan yana oldun, şimdi aynı şekilde darbelere karşı çıkma zamanıdır. 24’ünde sandığa gideceksin 24 Haziran’da. Eğer darbeden yanaysan, diktadan yanaysan Erdoğan’a gider oyunu verirsin. Darbeden değil, mağdurdan yanayım, mazlumdan yanayım, demokrasiden yanayım, insan haklarından yanayım diyorsan farklı bir cumhurbaşkanını seçeceksin.
Bizim cumhurbaşkanı adayımız, demokrasiden yana olacaktır, darbelere açık ve net karşı çıkacaktır, insan haklarından yana olacaktır, mazlumlardan ezilenlerden yana olacaktır. Bu ülkede herkesin düşüncesini özgürce ifade ettiği bir Türkiye’den yana olacaktır. Biz böyle bir cumhurbaşkanı istiyoruz ve tarafsız olacaktır. 80 milyonu kucaklayacaktır bizim cumhurbaşkanı adayımız. Bu olmadığı takdirde bütün söylemlerimizin hiçbir anlamı kalmaz. Biz onlar gibi değiliz, biz onlar gibi değiliz! Kimse şunu düşünmesin. Söylediklerimizle kalbimiz aynı paraleldedir. Kalbimizde neyi düşünüyorsak, dudaklarımız da onu okuyor. Biz çifte standart nedir bilmeyiz, ahlaksızlık nedir bilmeyiz, adaletsizlik nedir biliriz, ama adaletsizlikle mücadele ederiz, bizim düşüncemiz budur.

MALI GÖTÜRDÜNÜZ, ARTIĞINI VERİYORSUNUZ EMEKLİYE
Emeklilere 1000’er lira ikramiye veriyorlar. "Emekliye iki maaş ikramiye, Ramazan Bayramında Kurban Bayramında vereceğiz" dediğimiz zaman kıyameti koparmışlardı. “Vay efendim bu parayı nereden bulacaksınız” diye. Şimdi ben bütün emekli kardeşlerime sesleniyorum; eğer bu kardeşiniz bunu dillendirmeseydi, siz 1000 lira değil 1 lira bile alamazdınız. Peki, göreviniz ne, emekli kardeşlerim göreviniz ne? Göreviniz, namuslu insanlara ve namuslu siyaset yapanlara sahip çıkmaktır, ben bunu istiyorum sizden.
Efendim diyor ki, 1000 lira verecek, sadaka gibi 1000 lira verecek. Efendim muhalefet gömü mü buldunuz, bu paraları nereden veriyorsunuz diye konuşacak. Yok efendim, niye böyle konuşalım. Siz zaten malı götürdünüz, artığını veriyorsunuz emekliye. Daha fazlasını vereceksin, daha fazlasını! Hak ediyor emekli, daha fazlasını!
Dünyanın parasını aldılar, servetlerine servet kattılar, emekliye 1000 lira veriyorlar. Ama nasıl veriyorlar biliyor musunuz? Perdenin arkasını anlatayım size. Nedir bu olay, niye 1000 lira veriyorlar, 1500 lira vermiyorlar 2000 lira vermiyorlar? Çünkü 2008’de bir sosyal güvenlik sözde reformu yaptılar. Emekliye alması gereken aylığın altında bir aylık öngördüler, kanun değişikliğiyle. Biz dile getirdik, ama geçti gitti. Örnek veriyorum size, sıradan bir işçiden örnek veriyorum. Eğer bir işçi asgari ücret üzerinden prim ödeyip emeklilik hakkını kazandığında, gidip Sosyal Güvenlik Kurumuna bana aylık bağlayın dediği zaman, kendisine 1822 lira emekli aylığı bağlanıyordu. 10 yıl, geldik bu güne 2018. Bugün yine asgari ücret üzerinden prim ödeyip emeklilik hakkını kazandığında, gidip başvurduğunda kendisine 1822 lira değil 718 lira 69 kuruş emekli aylığı bağlanıyor. 1000 liradan fazlasını götürmüşler.
Şimdi 10 yıldır aylık 1000’er lira, her ay 1000 lira emeklinin hakkını çaldılar. Aylık her ay 1000 lira emeklinin hakkını çaldılar. Şimdi iki bayramda 1000’er lira verecekler. Emekli kardeşim demeli ki, kardeşim 2008’de emekli olan 1822 lira alıyordu, ben 718 lira alıyorum, niye? Primse prim ödedim, üstelik daha fazla ödedim. O 5 bin gün ödüyordu, ben 7 bin gün ödedim. Bana 1000 lira vererek benim hakkımı çaldın, şimdi o çaldığım hakkı gizlemek istiyorsun. Buna itiraz etmeli.
Esnaf ve sanatkâra gelelim. Bu işçi, bir de esnaf düşünün. Esnaf da diyelim ki 2008 öncesi primini ödedi 9 bin gün, gitti başvuru ve dedi bana emekli aylığı bağlayın. Emekli aylığı 1800 lira, esnafa bağlanan emekli aylağı 1800 lira. Bugün gidip, ben bugün emekli oluyorum ve dolayısıyla dilekçemi verdim, hakkımı bana verin dediği zaman alacağı aylık 840 lira. 1800 lira yerine 840 liraya düşürdüler emekli aylığını. Ve bunlar için bir şey daha getirdiler. Prim borcu varsa, çalışan esnaf için prim borcu varsa, sağlık hizmeti de vermiyorlar, eşine ve çocuklarına da sağlık hizmeti vermiyorlar.
Çiftçiler en garibanı olan, tarımda çalışanlar. Bunlar eğer 2008 öncesi prim ödeyim emekli olsalardı -ki, oluyorlardı- bunlara 1260 lira emekli aylığı bağlanıyordu. Bugün bağlanan emekli aylığı 621 lira. Yani sosyal güvenlik sistemindeki açığı, emekliye bağlanması gereken emekli aylığından alarak kapatmaya çalıştılar. Kapattılar mı? Hayır. Açık kaça çıktı? 2 milyardan 30 milyar liraya çıktı.

DAVUTOĞLU VE ŞİMŞEK’TEN ÖZÜR DİLEMELERİNİ BEKLİYORUM

Şimdi ben iki kişiden çıkıp bizden özür dilemelerini bekliyorum. Benim şahsımdan özür dilemelerini bekliyorum. Bunlardan birincisi, Sayın Ahmet Davutoğlu. Gerçi ayrıldı makamından, bir darbeyle saray darbesiyle alındı görevden. "Kaynağı nereden bulacaksın, kimin cebinden veriyorsun o parayı?" diyordu. Kaynak var, veriliyor, demek ki ben her kuruşu hesaplamışım, doğru bilgiyi milletin önüne koymuşum. Benden özür dileyeceksiniz. İki, Sayın Mehmet Şimşek, halen Bakan. “Bunu yapsın CHP’ye oy veririm.” diyordu. Şimdi senden bekliyorum, Sayın Mehmet Şimşek senden bekliyorum. Önümüzdeki seçimlerde sözünü tutacaksın, gelip Cumhuriyet Halk Partisine oy vereceksin. Ben de diyeceğim ki bravo sözünü tuttu, geldi Cumhuriyet Halk Partisine oyunu verdi ve görevini yerine getirdi.
Şu gerçek ortaya çıktı çok açık ve net. Bizim yaptığımız seçim vaatleri uydurulmuş vaatler değildi. Bizim yaptığımız seçim vaatleri, üzerinde günlerce aylarca çalıştığımız, hesabını kitabını yaptığımız, bizim dışımızdaki aktörlere de “bir bakın, bir yerde bir yanlışlık yapmayalım” diye verdiğimiz ve onlardan sonra onlar da çek ettikten sonra doğrulattıktan sonra bizim kamuoyuyla paylaştığımız vaatlerdi. Bizimle onlar arasında dünya kadar fark var. Onlar cepleri için çalışırlar, biz vatandaşımız için çalışırız; onlar rantiye için çalışırlar, biz üretim için çalışırız. Üretecek Türkiye, üretecek ki istihdam olsun, üretecek ki Türkiye güçlü olsun, üretecek ki Türkiye’nin dünyada saygınlığı olsun; bunların üzerinde hepimizin özenle durması lazım. Ve sandığa gidecek olan her vatandaş, oturacak düşünecek ve oyunu öyle kullanacak. Ben bunu bekliyorum bütün vatandaşlarımdan, sandığa giderken oturup düşünecek. Kim doğruları söylüyor, kim vatandaşın hakkını hukukunu koruyor? Kim kul hakkı yiyor, kim kul hakkı yemiyor? Kim her kuruşun hesabını vatandaşa veriyor, kim vermiyor? O çerçevede sandığa gidersek, Türkiye’yi aydınlığa çıkarmış oluruz.

EKONOMİYİ GÖTÜRDÜLER TEFECİLERE TESLİM ETTİLER
Çiftçi de perişan vaziyette. Türkiye İstatistik Kurumu 2018’in ilk üç aylık verilerini açıkladı. Kırmızı et ithalatında yüzde 675 artış var. Canlı hayvanda yüzde 142 artış var, buğdayda yüzde 148 artış var. Bunu da bütün çiftçi arkadaşlarımın bilmesini isterim. Siz üretiyorsunuz, ama dışarıdan getiriyorlar malları sizin fiyatlarınızı düşürmek için, alın terinizi bir anlamda çalmak için yapıyorlar. Sandığa gideceksiniz yarın, oyunuzu kullanacaksınız yarın. Bizi bu hale kim getirdi? Bunu düşünüp sandığa gitmek zorundasınız. Kim sizi bu hale getirdi? Kim sizin hakkınızı vermedi, hakkınızı teslim etmedi? Bunu düşüneceksiniz.
Değerli arkadaşlarım, enflasyon rakamları açıklandı, esnaf da perişan vaziyette. Esnaf Sanatkârların internet sitesinden aldık, onların yaptıkları açıklamadan. 2018’in ilk üç ayında, Ocak Şubat Mart’ta iflas eden esnaf sayısı 29 bin 909, 30 bin esnaf iflas etmiş. 2014-2018 arası yani dört yılda iflas eden esnaf sayısı 430 bin 275. Esnaf kardeşim de yarın gidecek sandığa, o da düşünmeli, o da çocuklarını ve Türkiye’yi ve geleceği düşünmeli. O da sandığa giderken, kim senin hakkını koruyor, kim senin hakkını korumuyor düşünmeli ve oyunu ona göre kullanmalı. Onun da görevi o.
Hep dedim, bunlar ekonomiyi götürdüler tefecilere teslim ettiler. Tık çıkmıyor, biz ekonomiye tefecilere teslim ettik demiyorlar. İşin ilginç tarafı hiç ağızlarından bu eleştiriye yönelik bir şey çıkmıyor. Şimdi bunu söyledim, faizleri artırmazsanız dolar gelmiyor ve dolar yükseliyor. Dolayısıyla tefecinin söylediğine sen uymak zorunda kalıyorsun.
31 Mart 2018’de Erdoğan bir konuşma yapıyor. “Faiz belasından Türkiye’yi, faizi aşağıya indirmek suretiyle enflasyondan da kurtaracağız.” 15 yıldır kurtaramadı, nasıl kurtaracağız? Cevap yok. Nasıl kurtaracaksınız? Cevap yok. “Enflasyonun anası da babası da faizdir” doğru, anası da, babası da, dayısı da, atası da hepsi faizdir. Bunu bilmeyenler de bilsin, öğrendik. O da öğrenmiş demek ki. “Aksini yapmaya kalkanlar da kusura bakmasınlar, karşılarında beni bulur.” Sen yakayı kaptırmışsın, faizi artırıyorsun, indireceğim diyorsun teslim olmuşsun, peki nasıl karşılarında duracaksın, ne yapacaksın? Cevap yok. “Ekonomide her kötülüğün anası faizdir” diyor, “zengini daha zengin, fakiri daha fakir yapar” diyor. “Açık söylüyorum, devletin bankaları da bu işin içindedir.” Beyefendi tabii İsviçre’de cumhurbaşkanlığı yaptığı için, Türkiye’nin farkında değil. Neredesin sen? Devlet bankaları bu işin içindeyse, sen neredesin?
Ve bütün bu lafların üzerine bir de komite kurdular, “faizi nasıl aşağıya indireceğiz?” diye. 25 Nisan 2018, faizi 75 baz puan artırdılar. Çünkü yurtdışındaki faiz lobisi diyordu ki, faizi artırmadan ben senin ülkene dolar getirmem, faizi artıracaksın. Şimdi bunlar bize ders vermeye kalkıyorlar. Bütün mütedeyyin vatandaşlarıma sesleniyorum. Düne kadar demiyor muydunuz “bu kadar yüksek faiz haramdır” diye demiyor muydunuz? Senin ödediğin her kuruş vergi, o faiz lobisine ödüyorlar. 15 yılda ödedikleri para 150 milyar dolar, 150 milyar dolar ödediler. İçerideki faiz lobisine de 675 milyar lira ödediler. Sandığa gideceksin yarın, oy kullanacaksın yarın, 150 milyar doları faize tefecilere kaptıranlara hâlâ oy veriyorsan, kardeşim o zaman hiç şikâyet etmeyeceksin.

“ÇOCUKLAR ÖLMESİN” DEMEK SUÇ DEĞİLDİR
Efendim biz kendi ülkemizde her zaman barışı istedik, her zaman birlikte yaşamayı istedik. İnsanların düşünceleri farklı olabilir, görüşleri farklı olabilir, yaşam tarzları kimlikleri farklı olabilir, ama bir arada yaşayalım, bir masanın etrafında oturup konuşabilelim, birbirimize çay kahve ısmarlayabilelim, huzur içinde yaşayalım; en büyük arzumuz bu, bu ülkede hep birlikte huzur içinde yaşayalım.
Niye söylüyorum bunu? Ayşe öğretmen için. Ayşe öğretmen dedi ki, "çocuklar ölmesin..." Sen misin çocuklar ölmesin diyen, dediler ki sen teröre destek veriyorsun, aldılar küçük çocuğuyla beraber hapse attılar. Doğru değil, adil değil, adaletli değil. “Çocuklar ölmesin” demek suç değildir. Çocuklar ölmesin, evet hiç kimse ölmesin.

ERİN NE GÜNAHI VAR?
Ama adaleti, kendi bildikleri adalet olarak görüyorlar ve topluma öyle dayatıyorlar. 33 er, 33 er! 33 er yedi kez müebbede mahkûm edildi, 15 Temmuz akşamı komutanı emretmiş, erler dışarı çıkmışlar. Vay siz misiniz bunu yapan, siz darbecisiniz diye. Er, hani komutan olsa anlarım, çavuş olsa anlarım, başçavuş olsa anlarım, teğmen olsa anlarım, asteğmen olsa anlarım. Bu er, er yani, askerlik yapan herkes bilir ki, komutan ne derse er onu yapmak zorundadır, yapmazsa suçtur. Ama FETÖ darbesinin bir numaralı sorumlusu yerinde oturuyor, 33 ere yedi kez müebbet hapis veriyorsunuz. Erin ne günahı var?
Bakın, bir erin mahkemede yaptığı açıklamayı sizin vicdanınıza teslim ediyorum. “Aylardır içerideyim, babam buraya gelmek için telefonunu satmış. Sadece askere geldim ve bunları hak edecek hiçbir şey yapmadım. Anlamıyorum neden ben? Aylardır bunun cevabını bulamıyorum.” Ve 15 Temmuz günü hayatını kaybeden bir şehidimizin annesi, o da bu duruşmada ve o anne şunu söylüyor: “Şehit Muhammet Fazlı Demir’in annesi. Ailelerin vicdanlarına tercüman olmak istiyorum. Erler niye biz yargılanıyoruz diye soruyorlar. Buradaki erlerin kandırılmış olma ihtimalini niye kimse düşünmüyor? Buradaki erlerin aileleri için ciğerim yanıyor. Kendimi geçtim, erlerin tahliye edilmesini istiyorum. Vatan sağ olsun” diyor. Bu annenin ellerinden öpüyorum. Bunlar yargılanıyor, ama FETÖ örgütüne “ne istediniz de vermedik” diyen adam sarayda oturuyor. Hangi adalet, hangi vicdan, hangi ahlak? Bunun sorgulanması lazım.

BÜTÜN KUMPASLARI, BÜTÜN EZBERLERİ BOZDUK
Ve biz değerli arkadaşlarım, bir görevimiz var bizim. Demokrasiye kumpas kurmak istediler, kendi iktidarları için, kendi gelecekleri için. Sözde baskın seçim yapacaklar, sözde bizi hazırlıksız yakalayacaklar, sözde kimileri cumhurbaşkanlığına aday olmasın diye özel şeyler yaptılar, özel numaralar yaptılar. Ama iyi ki bu ülkede Cumhuriyet Halk Partisi var, gerçekten söylüyorum, iyi ki Cumhuriyet Halk Partisi var. Bütün kumpasları bozduk, bütün ezberleri bozduk. Vay efendim nasıl gider milletvekilleri oraya? Şimdi de çağrı yaptım konuşmamın başında, gidin 100 bin imzayı tamamlayın, o genel başkanlar gelsinler seçimlere girsinler. Biz demokrasiyi savunuyoruz.

TESTİNİN İÇİNDE NE VARSA, AĞZINDAN O DÖKÜLÜR
Efendim diline hâkim olmak önemli bir şeydir. Söz dil telaffuz etmediği zaman sizin esirinizdir, ama ağızdan çıkarsa söz artık siz sözün esirisiniz. Dolayısıyla her konuşmada neyi hangi amaçla söyleyeceğimizi iyi düşünmeliyiz. Hele hele devleti yönetmeye talip olanlar, devleti yönetmek isteyenler veya fiilen devleti yönetenler dillerine, sözlerine dikkat etmek zorundadırlar. Bulundukları konumun ağırlığına uygun olarak konuşmak zorundadırlar. Eğer dilinize hâkim olamıyorsanız, ülkeyi yönetemezsiniz. Dokuz boğumdan söz ediyoruz. Bir şeyi söylerken siyaset yapanların ölçüp tartması lazım ve ondan sonra konuşması lazım... Şeyh Sadi diyor ki, “insanı maskara eden dilidir” der.
Bunları niye söyledim? Erdoğan geçen gün “CHP demek tezek demektir” diye bir cümle kullandı. Yuh çekmeyin, hiç çekmeyin.
Değerli arkadaşlarım, ısınmak için Doğu Güneydoğu’ya gidin, tek şey var tezek ısınmak için. İnsanlar kışın tezeği yakarlar, yazın ekmek pişirirken de tezeği kullanırlar. Bakın bir şey daha anlatayım. 2003 yılında Doğubeyazıt’ın Orta Direk Köyünde iki öğretmen sınıfı tezekle ısıtırlar. Odun yok çünkü kimse vermiyor, köylüler tezek vererek her öğrenci okula giderken tezekle gidiyor ve sobayı yakıyorlar. Sınıfta yangın çıkıyor, iki öğretmen Aysun Kayalar, Burçin Uysal... Öğrencileri kurtarmak için bu iki öğretmen yangında hayatını kaybediyor. Bütün bu gerçeklerin üzerine kalkıp, Cumhuriyet Halk Partisini kötülemek ne demektir?
Bakın ben bugüne kadar hiçbir kurumu -siyasi parti bağlamında söylüyorum- doğrudan hedef alıp eleştirmedim. Ona oy veren kitlelere hep saygı gösterdim. Hangi partiden olursa olsun, vatandaşımız gider oyunu kullanır. AK Partiye, Milliyetçi Hareket Partisine, Cumhuriyet Halk Partisine, ÖDP’ye, Saadet Partisine, hangi partiyi istiyorsa gider oyunu kullanır. Herkese saygı duydum herkese! Ama yeri zamanı geldi o kurumları yönetenleri eleştirdim. Az önce Erdoğan’ı eleştirdiğim gibi eleştirdim. Ama ona oy veren vatandaşları eleştirmedim. Kalkıyorsunuz bir partiyi bulunduğunuz makama yakışmayacak ölçüde dil kullanarak eleştiriyorsunuz.
Diyeceksiniz ki, buna ne cevap vereceksin? Bir atasözüyle cevap vereceğim, o da çok çok güzel. Diyor ki atalarımız, "testinin içinde ne varsa, ağzından o dökülür." Bu kadar.
Şimdi bir şey istiyorum, bütün vatandaşlarımdan bir şey istiyorum. 24’ünde sandığa gideceğiz. Bir bahar havası içinde, bir bayram havası içinde sandığa gidelim, oyumuzu kullanalım. Ama sandığa giderken sosyal medyada çok sık dolaşan üç sorudan söz etmek istiyorum. Belki sosyal medyayla ilgisi olmayan vatandaşlarım merak ederler diye bu üç soruyu ben dillendirmek istiyorum.
Diyor ki, "her vatandaş sandığa giderken bu üç soruyu lütfen kendisine sorsun ve oyunu öyle kullansın." Sorunun birisi şu: Eğer Türkiye’de her şey yolundaysa, neden erken seçim yapıyoruz? Doğru soru mu? Doğru soru. Her şey yolundaysa niye yapıyoruz ki, bunu defalarca söyledim. Mecliste çoğunluğunuz var, kanun hükmünde kararname çıkarıyorsunuz, istediğiniz kanunu çıkarıyorsunuz, istediğiniz kararnameyi çıkarıyorsunuz, istediğiniz generali paşayı müsteşarı emniyet müdürünü defterdarın tayinini yapabiliyorsunuz, devletin bütün organları sizin emrinizde zaten.
İki, eğer işler yolunda değilse, neden tekrar aynı kişiyi cumhurbaşkanı seçiyorsunuz? Bu da güzel, işler yolunda değil, o zaman niye aynı kişiyi cumhurbaşkanı olarak seçiyoruz? Birisi çıkıp bunu anlatmalı. Üç, eğer ülkeyi kurtaracak olan Erdoğan ise, ülkeyi bu hale getiren kim? Üç soruyu bütün vatandaşlarımın vicdanına havale ediyorum. Bu üç soruyu lütfen, ama lütfen kendi vicdanınıza sorunuz ve sandığa öyle gidiniz.
Hepinize saygılar sunuyorum.

CHPnet

SİTELERİ